14 Mart 2012 Çarşamba

İnsan : çamurdan Halifeliğe !

KUTSAL HADİS :
Ahd-ü misak, (Elestü birabbiküm) TE’VİLİ

Y.N.ÖZTÜRK : BAKARA, 27. Onlar ki, Allah'a verdikleri ahdi, onunla anlaşıp bağlandıktan sonra bozar, Allah'ın birleştirilmesini emrettigi şeyi keser ve yeryüzünde bozgun çıkarırlar.

AYET 27 (ahdallahi...mîsakihî) Ahdü misak : Elestü birabbiküm ! Hadisi şerif : Allah’ın eli, Adem’in arkasına mesh ederek zürriyetini zerreler halinde Adem’in arkasından çıkardı ve onlara “sizin Rab’biniz Ben değilmiyim” dedi. Onlar da “Evet Rab’bımız sensin” dediler.
Allah’ın eli, alemin ruhu olan, ruh-u evvel ve akl-ı akdestir (kutsal akıl). Adem, alemin
kalbi olan, nefs-i natıka-i külliyyedir(insanlık). Adem’in arkasını mesh
etmesi, ruhani ittisal (ruh ile yakınlaşabilmesi - ilmi alabilmesi,
öğrenebilmesi) sebebiyle aklın, nefs-i külliyeye tesiri ve onu nuru ile tenviri-aydınlatmasıdır.
Zürriyetinin ihracı, nefs-i natıka-ı külliyyeden, insanlıktan, bil kuvve mevcut
olan nufusi şahsiyyei cüziyyeyi, insanı, fiile çıkarmasıdır. (Allah’ın
eli : alemin ruhu-kutsal akıl. Adem : alemin kalbi-insanlık. Mesh etme : Aklın ruhdan aldığı nur-anlayış-idrak ile insanlığı aydınlatması. Zürriyetin ihracı : insanları fiile
çıkarması.)(ilmin insanları aydınlatarak insanlarda görünmesi). (Allah’ın eli
olan akıl, Allah’ın ruhundan-ilminden aldığı nuru-idraki alarak bireyleri
nurlandırdı-aydınlığa çıkardı-idraklendirdi, insanı olgunlaştırdı, kemale
erdirdi)

[[(Her insan, insanlığın bir parçasıdır, kendinde kısmen
insanlık vardır, akıl verilmiştir, aklını kullanarak ilmini artırabilir, ilmi
arttıkca, öğrendikçe öğrenme kabiliyeti artar, bedenden ruha yücelebilir,
insanlığını geliştirebilir, tefekkürle, ilim, keşfedercesine aşikar olur.
Tevhid ilmini idrak yeteneği verilmiştir, bu yeteneği kullanması da insanın
yapması gereken bir şeydir. İnsanın insanlıktan yaratılması veya insanda
insanlığın olması, aklın verilmiş ve tevhid ilmine yatkın oluşu Allah’ın
kullarına “ahdi”dir, verdiği sözdür. Böylece, Allah sözünde durmuş olarak
“Rabbiniz ben miyim?” diye sormaktadır. Evet diyenler: O’nu isbat etmeye,
olgun-kamil insan olmaya, söz vermiştir, sözünde durmalıdır !

Ayet 28 : [[(Her insan, insanlığın bir parçasıdır, kendinde kısmen insanlık vardır, akıl verilmiştir,
aklını kullanarak ilmini artırabilir, ilmi arttıkca, öğrendikçe öğrenme
kabiliyeti artar, bedenden ruha yücelebilir, insanlığını geliştirebilir,
tefekkürle, ilim, keşfedercesine aşikar olur. Tevhid ilmini idrak yeteneği
verilmiştir, bu yeteneği kullanması da insanın yapması gereken bir şeydir.
İnsanın insanlıktan yaratılması veya insanda insanlığın olması, aklın verilmiş
ve tevhid ilmine yatkın oluşu Allah’ın kullarına “ahdi”dir, verdiği sözdür.
Böylece, Allah sözünde durmuş olarak “Rabbiniz ben miyim?” diye sormaktadır.
Evet diyenler: O’nu isbat etmeye, olgun-kâmil insan olmaya, söz vermiştir,
sözünde durmalıdır ! ]]




İnsanlıktan İnsana,

[Tercümeler farklı, mealler farklı, tevil ikisinden de
farklı, ama, Te’viller yok Te’vil vardır ve bireyseldir, kişinin idraki !]

[[Vesileyi vesvese etmeyin, vesile olanı vesvasi yapmayın,
vesvese veren haline sokmayın. Sanki ben söylemişim siz dinlemişsiniz, benden
size bir hediye diye bakmayın. Ayet ne zaman, nasıl indi biliyorsunuz. Bu mesaj
size geldi mi, en azından şimdi, geldi, önemli olan bu. Her mesaj herekese
farklı anlamda olabilir, ayrı-farklı bir zevk verebilir, bunları paylaşmak
gerek. Ancak böyle muhabbet olur. Şimdi yaptığımız muhabbetin sohbet kısmı.
Önce alın, mesajı özümleyin, kişiselleştirin, verdiği zevki, huzuru, duyguyu
paylaşalım. Doğrudan temas, vahdet-i vücud, gayrisi yoktur, şeyhler-şıhlar
batıl Hak zahir kavramlarına uygun olan budur. Doğrudan, direkt ayet ve siz,
başkası yok, aracı yok, ben yok. Sen de, sende ara; sen de sende bul ! bir
uzmanlık alanı ama sizin uzman olmayacağınız belli mi? Herkes bir emme basma
tulumbadır, “kaçan” su-ilim konunca tatlı su kendiliğinden çıkar, sizden ilmin
çıkması an meselesi olmalı! Batılı büyükler farklılıklarla büyüktür, Doğulu
büyükler arasında ise hiç fark yoktur. Kant Galile’den ne kadar farklı ise
Mevlana ile Yunus Emre o kadar aynıdır. Batı büyükleri vahdetin kesretinden,
doğu büyükleri ise kesretin vahdetinden bahseder. Celali
isteyene Celal, cemali isteyene Cemal! Böyle yorum olmaz, Allah’a gidilmez, çıkılmaz diyorsanız, inmedik ki çıkalım, gitmedik ki gelelim]]

Özet,

[[[Doğal hareketlerden, iş yapmaya, daha iyisi için aklımızı
kullanmaya, başladık. Adımızı koyduk, bir ismimiz oldu, öğrenme ilerledikçe
usta, öğretmen, baba, olgun gibi sıfatlarımız oldu. Vücudumuzun veya
mevcudiyetimizin, cismimizin ismini ve sıfatını tamamlayan bir kişiliğimizin,
zatımızın olduğunu da idrak ettik. Buna fıtratımız da denilebilir, yedisinde
neyse yetmişinde de odur. Aklımızın yoğun kullanımı sayesinde duygulara erdik,
sevdik ve sevildik. Efal, sıfat ve zatımızın bilincine vardık.

Olgunlaşmamızın doruğunda ilk mesaj geldi. Felâk suresi
ile sabahımız oldu, uykudan uyanmaya başladık. Cahillikten çıkmaya karar
verdik, öğrenmeye geçtik. Bilgi elde ettikçe, öğrenme melekleri yardım etti,
yani öğrenme melekelerimiz, yeteneklerimiz gelişti. Hareketlerimizin
doğallığını, doğadan kaynaklandığını anladık, yani, verilmiş olduğunu idrak
ettik. Böylece, hareket, iş, işlem, eylemlerimizi kapsayan efalimizin O’na ait
olduğunu, gerçek sahibinin O olduğunu anladık. Teslim ettik efalimizi, teslim
olduk.

Nas suresi ile ef’alimizin kontrolünü elinde tutan
sıfatımızın da gerçek sahibinin Melik olduğunu anladık. Melik’in, Mabud veya
mutlak güç sahibi olduğu anlaşıldı. Zatımızın O’nun zatından olduğu ortaya
çıktı, idrak ettik. Doğada bitki gibi bittiğini, hayvan gibi yaşamaktan kurtulduğunu
anlayan, insan olarak idrak edip teslim olan sonucunda Adem olmayı Hak eder.]]]

ADEM’in HALİFE OLARAK İCADI (Tekvin+Yaradılış)
(BAKARA, 29,...,35)

AYET 29 : Ya Muhammed, Rab’binin meleklere, “Ben, yer yüzünde
halife icad edeceğim” dediğini hatırla. (…iz kale rabbüke lilmelaiketi...cailün
fil’ardı halife)

[[[ Her kelimenin her deyimin büyük önemi var. “Rab”
demesi bu işin ilimle ilgili olduğuna, “melekler” demesi kişinin yetenekleriyle
ilgili olduğuna, “yeryüzü” demesi bu işin kişinin bedeniyle ilgili olduğuna,
“icad” kavramı daha önce olmayan yeni ve güzel bir şey ile ilgili olduğuna
işarettir. “İz” bu işin sürekli yapıldığını gösterir. Yaşayanlar değişse de
yaşam ezelden ebede devam eder. ATA’mızın dediği gibi “insan ve insanlığın
gelişimi paraleldir, İlâh’î uygulamaların seyrine bakılırsa görülen odur ki,
insanlığın çocukluk ve gençlik dönemlerinde kullarıyla dolaylı temas kuran
Tanrı, insanlığın olgunluk döneminde, peygamberliği sona erdirerek, doğrudan
teması yeğlemiştir.” Akıllı kişiler akıllarını yeterince kullanıp olgun insan
olduklarında “halife Adem” olmaya hazırdırlar. Böylece, Adem mesajı yaşam
sürdükçe sürekli olarak yerini bulur. ]]]

Ulu Allah sizin var olabilmeniz ve yaşayabilmeniz için
yeryüzünü ve gökyüzünü yarattı. Ciheti süfliyye : aşağıda olan, arz, yeryüzü.
Ciheti ulviye : Yukarıda olan, sema, gökyüzü. Birisi beden ve beden azası olan
alemi cismani-cisim alemi, ikincisi ruh alemidir. Semanın yedi kat olması ruh
aleminin mertebeleridir. 1- madde,cin alemi, 2- Nefs alemi, 3- Kalp, 4- Akıl,
5- Sırr-ı kalp, 6- Ruh, 7- Sırr-ı ruh. (Ali : Ben göğün yollarını yerin
yollarından daha iyi bilirim). (Tasavvuf açısından ruh ilimdir, akıl ruhun
taşıyıcısıdır, akıl nefs-i natıkanın kuvve-i akılesidir – konuşan nefsin akıl
etme gücü).
“Akıl, ruhun nuru ile nurlanan (ilim ile aydınlanan)
kalbin parlak bir mevziidir”. “Kalp de nefs-i natıkadan ibarettir.” (Natık :
idrak eden, düşünen; Hayvan-ı natık : konuşan hayvan-insan. Natıka : düşünüp
söyleme özelliği, yeteneği).

İz : ezelden ebede sürekli

Evrende var olan her şeyin, yaratılmadan önce,
ruh-kalp-nefs alemlerinde sureti vardır. (Nefs : insana en yakın olan sema - …
sonra senin dünya göğün yani sana en yakın göğün olan nefsinde mevcud olduktan
sonra zahir olduğunu görürsün). (Hicr,21 : herşeyin hazinesi, bizim
indimizdedir. Herşeyi, ancak malum miktarda indiririz). Meleklere denmesi : bu
suretlerin oluşmasıdır.

(ca’ıl ) kelimesi, ibda - yoktan, örneksiz, yeni ve güzel bir şey icad etmek- ile
tekvinin-yaradılışın-her ikisini de kapsar. İnsan da emir ile halk aleminden
mürekkep olduğundan ayette (halikun) denilmeyip (ca’ılün) denilmiştir.

Halife, benim ahlakımla ahlaklanıp, sıfatımla sıfatlanıp, emirlerimi yerine getirir, mahlukatımı idare eder, işlerimi yürütür, kural ve düzenimi korur, halkı bana ibadete davet eder.

AYET 30 : Melekler, “yer
yüzünde fesad-ikilik-çıkaracak ve kan dökecek kimseyi halife kılar mısın?” “Bizler ise daima seni tesbih ve takdis etmekteyiz”. (Tesbih : şerik, acz ve noksandan tenzih-noksan olmadığına inanma. Takdis : kutsallaştırma). Mukarrebun (yakın) -bilen ve bildiren - melekler
mukaddis (takdis edici) dirler. Semavi ve arzi melekler müsebbih (tesbih edici)
dirler.

AYET 31 : Yüce Allah, eşyanın bilinmesine sebep olan özellik ve
yeteneklerini, yarar ve zararlarını, Adem’in kalbine ilka eyledi-ilham etti.
Meleklere, esmanın müsemmalarını (isimlerin cisimlerini) arzederek, “eğer siz
sadıksanız bu eşyanın hassalarını bana bildiriniz” dedi. Meleklerin ilmi
insanın ilmine tabidir. Ademmiyyede toplanmış bulunan tüm insaniyye ve melekiyye güçleri, Adem’in gayrında idrak edemedikleri zevkleri Adem’de idrak ettiler.

AYET 32 : Melekler, “Sen, Hakim ve Alim-i mutlaksın, bizim, senin
bildirdiğinden başka bilgimiz yoktur, seni noksandan tenzih ederiz” dediler.
Hak’kı böylece tenzih, Allah’ın ilminin kendi ilimlerinden üstün olduğunu idrak
edip Allah’ın Alim-i mutlak ve ancak layık olan işleri yapan Hakim olduğunu
anlayarak Allah’ı tesbih etmeleridir.

AYET 33 : Allah, “Ey Adem, meleklere esmadan-isimlerden haber ver”
dedi, (“Esmayı onlara öğret” demedi!). Her ismin sonsuz şekilde cismi vardır, örneğin, masa ismi birdir ama masa çeşitleri çoktur. Olması da gerek, olmazsa bilinmez. Gelişme sağlayan ilmi
öğrenme yeteneği insana aittir. Melekler yeteneklerinden başkasını ve fazlasını
kabul edemez. Örneğin, göz yalnız görür, gördüğünü de bilmez ve gördüğü şeyler
arttıkca rütbesi de artmaz. Adem, meleklere eşyanın isimlerinden haber verince,
Yüce Allah “Ben, size, ben göklerin ve yerin gaybini ve sizin
açıkladığınız ve gizlediğiniz şeyleri bilirim, demedim mi?” diye buyurdu. Bu sözün manası : meleklerin bilemediği ilim, tahsis ve tercih edilerek, sırr-ı marifet ve muhabbet olarak, insana
emanet edilmiştir.

AYET 34 : (…melaike...scüdü ..ademe) Bizim, meleklere,
“Adem’e secde ediniz” dediğimizi hatırlayınız. Meleklerin Adem’e secdesi, ona
itaat etmeleri ve boyun eğmeleridir. Ancak, İblis secde etmedi ve böbürlendi.
İblis, vehim-kuruntu etme gücüdür. İblis, dünyevi, bedenseldir; aklî ve semavî
meleklerden-melekelerden-yeteneklerden birisi değildir. Secdeden kaçınması
aklın hükmünü kabul etmemesidir. Kuruntu, vahdet nurundan, aklın aydınlığından
ve zevklerinden yoksundur.

AYET 35 : (… ya adem...ente ve zevcekül cennete) (… illa
iblise…) Ve biz, “Ey Adem, sen ve zevcen-eşin, cennette sakin olun” dedik. Adem
kalp, zevcesi nefisdir. Nefse, (aydınlanmadığı hallerde kara olan) cismani
hayat kelimesinden Havva denilmiştir. Kalp de cisimle ilgili olmayaydı Adem
denilmezdi. Adem ile Havvanın içinde yaşamaları emrolunan cennet, kudsi bir
bahçe olan ruh alemi semasıdır. Yani, “Ey Kalp ve Nefis, Siz, ruh semasını
tercih ediniz ve o cennetten hangi mekandan ve ne suretle dilerseniz bol bol
yiyiniz”. Yani, kalbin rızkı ve ruhun yemişi olan manayı, ilim ve hikmetleri
hangi makam ve mertebeden ne açıdan olursa olsun ne kadar isterseniz
benimseyiniz. Rızıklar ve yemişler helâldir. Zulüm, hak ve hazzın noksan
kılınmasıdır. Zulmet nurun zıttıdır.
Zalim, zulm edendir. Nur alemindeki nasibinizden almadığınız kısım
(öğrenmediğiniz ilim kaybınızdır, her kayıp kendinize ettiğiniz bir zulmdür,
zalim olursunuz) idrak edemediğiniz her şey, yaradılış nurunuzdan noksan
kalandır.

İnsan (taklit) à Akıllı İnsan à Alim (Ahdi
Misakla ilmen yakın) à Adem (aynel
yakin)
(Kendini bil - Kendini bilen,…, Rab’bini bilir)

13 Mart 2012 Salı

G A F L E T U Y K U S U N D A N U Y A N I Ş

( TE'VÎLÂT-I KÂŞÂNİYYE’den)

Sabah, uyanış,

Gözüm açıldı, tavandaki saati gördüm. Yeterince uyumuşum.
Nasıl oluyor dedim, düşündüm. Sessiz ve karanlık yatak odasında uyurum. Yaşam o
kadar doğal ki fark etmek için analiz gerek. İnsan incelenmeye değer. Çok
kavramı içerir. Ben bir alemim. Düşünmek için gayrete gerek yok. Düşünceler peş
peşe geliyor. Hadi şunu düşüneyim dersen, onunla ilgili bilgiler gelip geçiyor.
Nereden geçiyor, niçin ve nasıl?

Hareket,

Gözüm açıldı gördüm, saatin kaç olduğunu anladım. Biraz
önce ne olup bitiyordu hiç bir fikrim yok. Uykuda ne yapıyorum bilmiyorum.
Kendi sesime uyanırsam horlamışım derim. Tam bir bilinmezden, bilmemekten,
bilinçsizlikten bilmeye ve anlamaya geçiş.
Uyandım diyemem. Karar verip uyanmadım. Dışımdan biri de uyandırmadı.
Uyanıklığı idrak ederiz.

Alem de sabahın kör karanlığından güneşin doğuşu ile
aydınlığa çıkıyor. Doğal olarak tüm görünmezlik görünür oluyor. Ama bir gören
olmazsa gene de görünmemiş olur. Alem de aydınlanınca, uyanınca, benim gibi,
zamanı ya da geçmiş geleceği düşünür mü? Düşünmezse, aramızda fark var
demektir. Görmek, sanki doğa üstü. İdrak gerek. Taş taş olduğunu, bitki ve
hayvan kendini bilir mi? Başkasını gören bir hayvan kendinin de başkaları
tarafından görüldüğünü anlar. Durumuna göre ya kaçar ya da kovalar. Bitki ise
ışık ile harekete geçer çiçek de açar, oksijen karbondioksit alışverişine de
geçer. Karanlıkta da hareket vardır, ama, onlar da ışığın olup olmaması haline
göre olur. Karanlık yoktur çünkü, ışık ya vardır ya da yoktur. Işığın olmama
haline biz karanlık deriz. Hareketi ışığa bağlamak doğru olur. Işık yoksa biz
de yokuz. Biz ışık yaymayız varsa varız ve yansıtırız. Kendiliğinden mevcut
olan bir şeyi kullanırız sadece. Işığa çok bağlı ve bağımlıyız.

İş yapmak,

Işık varsa ısısı da vardır. Hareketin nedeni sıcaklık da
olabilir. Bir gevşeme, uzama, gerinme gibi bir büyüme kendiliğinden olur, biz
buna doğal deriz. Bitkinin büyümesi, ışığı farkedip yeşil olması, dal ve
yapraklar verip çiçek açması sadece harekettir, doğal bir hareket. Ancak,
birisi bunu bekliyor ise çiçek ve meyvesi için yetiştiriyorsa hareket bir “iş”
olur. Sanki iş yapmak sadece insana özgü. Hareket doğaya özgü. Hareket sıcaktan
ya da soğuktan, iş ise insanın, insandan! Düşünceleri de doğal akışına bırakınca
biri ötekini doğuruyor. Birinden ötekine geçiş doğal olup, akıp gidiş oluşuyor.
Ama belirli bir amaca ulaşmak için düşünceleri de tutup yönünü degiştirmeli.

Ben yine de sabah ve uyanış üzerinde analizi sürdürmek
istiyorum. Yeterince uyuyup gözüm açılmıştı. Uyandım dersem olmaz. Belki de
uyanmak bedenin doğal bir hareketi. Ben karar verip, hadi uyanayım deyip gözümü
açmadım. “Gözüm açıldı” desem bunun da nedeni, nasılı düşünülmeli. Kim
tarafından açıldı gibi. Açılmasından sonrası kolay. Ben hemen üstlenirim
gerisini. Kalkış benden, temizlik ve giyiniş tamamen benden. Hareketlerin işe
dönüşümü alemde, doğada nasıl oluyorsa, ben de bir alem olarak aynı. Ama,
düşünme bile, kaybedersin!

Yasak, sanki zevki artıran bir şey. İnadına düşünesi
geliyor insanın. Neyi, ne kadar kaybederim, kim kazanır... ben de bir alem
olduğuma göre ben kaybedersem alem kazanırsa kayıp yok demektir. Kayıp da
kazanç da benden bana. O kazanırsa, ben de bir miktar o isem, alemde olduğu
gibi, yine kaybım olmaz.

Beşer (ins !), İnsan adayı,

Hareketler doğal, işler beşerî. Bunu anladım, idrak bile
ettim. Hareket ettiğim için ben bir “şey”im ve iş yaptığım için de ben bir
“beşer”im, beşer birşey! Beter olmasın da. Ben doğal bir beşerim. Ayetteki
gibi: “Rahimde ters tutunup duran bir su damlasından olan insan veya insan
adayı” bu olmalı. Baharda toprağı yarıp çıkan bitkiden farkım omadığı buraya
kadar çok doğru. Dört ana sır olan, belki de “anâsır” demeliydim, toprak, hava,
ateş ve su elementlerinin alemde oluşturduğu doğal hareketler ile sınırlı
kalsaydım diyecek birşeyim olmazdı. Desem bile kim duyardı. Işık varsa
aydınlıkta, ısısı da varsa sıcaklık veya soğuklukta genişler veya daralır
hareket ederdim o kadar. Yoğunlaşır su, donar buz, erir sıvı, buharlaşır gaz
olurdum. Olurdum, tabii ki olurdum, doğal olarak olurdum, şeklen insan olurdum
da bilmezdim belki ne olduğumu.

Bitki olur arzdan arşa doğru büyürdüm, yok yok bir yerden
bir yere giderdim, aşağısı veya yukarısı demek bile bir bilgiyi gerektirir.
Hayvan olup kaçıp kovalamak da sınırlı. Sınırlı olan doğal oluşumların
ötesinde, bana yine de doğal gelen hareketler toplamından oluşan işler var. Bu
işleri yapmak bir bilinç gerektiriyor. Doğal uyanıştan sonra beşerî hareket ve
işlere geçiş bir hamle olabilir. Bu atılım, hareketi işe dönüştürür. Onu değil
bunu yapmak, önce düşünüp sonra uygulamak. Öncesi ve sonrasını düşünmek.
Çevreyi tamamladığını ve tam anladığını düşünmek bitki ve hayvandan farklılık
yaratmaya değer. Her beşer bir insan adayıdır ve bir ismi vardır.

“insanın doğasında var ...” diye söze başlamak, alemin
doğasından insanın doğasına bir yüceliş. Önemli derecede bilgi birikimi ve
bilinç oluşumunun üzerine oturmuşuz. İnsan olarak, insanlığa sığan sığmayan,
yakışan yakışmayan eylemler diye diye yol kat edilmiş. Alemi bilmek ve doğaya
uymak yerine değiştirme aşamasına gelmişiz.

İnsan,

Sanırım buraya kadar üzerinde durulan konuları şöyle
özetleyebiliriz. Doğal eylem ve hareketler üzerine önce bir “beşer”, ins, insan
öncesi bir “şey”, sonra da bir “insan” sıfatını oturtmuşuz. Yani, Ef’al
(fiiller) kaidesi üzerine bir isim ve sıfat dikilmiş. İkinci aşamada ise,
“insanlık” gibi bir de “kişilik” geliştirmişiz. Bir kişiye aşağıdan vurmak
isteyince “sen insan bile değilsin” deyip sıfatını geri alabiliriz. Bir
başkasına da yukarıdan vurmak gerekebilir “sen insanlıktan nasibini
alamamışsın” denebilir. Şimdi oldu olacak elimizdekileri bir büst, bir abide,
bir heykel gibi dikip karşımıza alalım : beden+suret+ruh. Ben yapamadım, eminim
herkes benden daha iyi yapabilir bu işi. Olmuşken akıllı bir şey olsun! İnsan,
insanlık sıfatına layık olmalı.

İnsan, özel olarak ele alınıp incelemeye değer. Doğanın
doğal hareketlerinin akıl ile yönlendirilip yaşama bilinç katma katkısı
insandan. Tek hücreliler de yoktu evvelinde. Doğa, inorganik ortamdan organik
ortama geçmeyi becerdi. İnsan da taklit etmekten tahkike geçişi beşer olarak
başardı. Doğanın ve üzerindeki yaşamın evvelinden bugününe kadarını kapsayan
bir bilince ulaştı.

İnsanı insan yapan her şeyin söz konusu bilince katkısı
var. Karnı doyunca sırtüstü yatıp gökyüzündeki bu ışıklar da nedir demesinden
başlar insanın düşünmesi. Gözüm açılınca tavandaki ışıkla düşünmeye başlamam
gibi. Bilgiyi nesilden nesile geçirmesi, bunu okullar sistemiyle
kurumsallaştırması, en sonunda “biz de maymundan geliyoruz” demesi gayet doğal,
makul ve mantıklıdır. Akıllı da olsa insan, beş duyusu ile algıladığı için
“beşer”dir ve şaşardır da denilebilir. Altıncı his “sezgi” “evvel”de henüz
yerini almamış sanırım, ama, “ahir” onun üzerine inşa edilecek gibi. Aklu-hikmet
deyince sanki akıl hikmetin tutulacak yeri, belki de sapı. Hikmet belki de
aklın “ışın kılıcı”!

“Big Bang” olmuş. Boyutu sıfır, kütlesi sonsuz olan ve
“H” harfiyle remzedilen bir ve tek “şey” bir patlamış pir patlamış. Bügün ne
var ise hepsi aynı yine bir ve tek imiş. Toplasak, toplayıp toparlayabilsek,
eski haline sokabilsek belki yine o “H” yi elde edebiliriz. Henüz
patlatabildiğimiz atomu eski haline koyamıyoruz, ama, bu gelecekte de aynı
olacak ve koyamayacağımız anlamına gelmez.

Gittikçe genişleyen evren, tamamen “H”den. Bu öyle bir
madde ki her malzememizi de bundan yaparız. Dünyanın bir köşesinde elimize
geçirdiğimiz bir maddeden eldeki malzemelerle neler yaptığımıza bir bakalım.
Marifet bizde mi, malzemede mi yoksa madde mi? Alet işler el övünür! “H” bize
gebeydi yoksa bugün biz olmazdık. Biz patlamada batın, “giz”li idik yoksa şimdi
zahir olmazdık. Akıl işte, gider de gelir de ve böyle bile düşünür de!

Akıl, İnsanlık,

İnsan olarak aklımızdan memnunuz. Akıl, verilmiş en büyük
nimet! Onun sayesinde, şefkat, merhamet, sevgi, saygı, iyilik, doğruluk ve
güzellik nedir biliriz. Akıl için sınır koymak zor. Benden aleme, yerden göğe,
bedenden ruha çıkması için, gidip gelmesi için zamana da ihtiyacı yok.
Aklımızla övünür, gurur duyarız, sata sata bitiremeyiz. ‘Ben’imizi aklımızın
üstüne oturtmuşuz, ben büyüküm, hem de herkesten, deriz. Para etmese de satmaya
bakarız, istemeden de olsa alsınlar isteriz. Aklın yolu bir, bak, dediğim senin
de aklına uygun, deyip zorla akıl veririz. Aynısından onda da olduğunu bile
bile bir insan bunu niye yapar?

Bazen aklımız bizden gidiyor, akılsız kalıyoruz. Duruyor
ve çalışmıyor. Gider uzun zaman gelmez. “Aklım başıma geldi, ne yaptığımı o
zaman anladım” dediğimiz olur. Aklımıza güvenmek akıl kârı mıdır belli değil.
Bir kenara yazmak en iyisi de, yazdığını da akıl etmek gerek. Akıl gidince
üstündeki ‘ben’ evlere şenlik! Neşe kaynağı. Gülen gülene. Akıllı insan
akılsıza güler mi hiç? Akıllısı ne ki akılsızı ne olsun?

Aklın gidip gelişi sınırsız, zamansız, mekânsız. Anladım,
akla akıl sır ermiyor. Peki, üstüne üstlük demek gerek, akla geliş gidiş
nereden ve nasıl? Sınırsıza sınırsızlığın ötesinden mi gelir bir mesaj? “Aklıma
geldi, bak ne diyeceğim” dediğimizde akılsız bir lâf mı etmiş oluruz? Tutup
getirdiğini, doğadan söküp çıkardığını, birleştirip yeni oluşturduğu bilgileri
depo ettiği, hafıza gibi, bir yer mi var yoksa? Aklın işleyişine katkı
sağlayan, kolaylık sağlayan, işleyişinin sağlamasını yapan, hayal etme gücü,
vicdan, şefkat, merhamet gibi yazılım esaslı, mana alemi kökenli, şuur ve
şuuraltı denilen dizi duygusal katmanlar, baloncuklar veya kesitler vardır.

Sevgi, Aşk,

En belirgin veya en yoğun yaşanan duygular da belki sevgi
ve aşktır. Hatta, aşk aklın bir ötesi de olabilir, aklın durduğu yerde aşkın başladığı
düşünülebilir. Elinde, kontrolünde olan ile olmayanı ayırt etme gücü, akla,
karşılık verme gücü sağlar. Kendine verilen bir şeyin karşılığını vermek
istemesi akla en uygun gelen özelliktir. Ya kendisi elde etmek ister ya da
karşılığını ödemek, teşekkür etmekle de olsa.

En büyük nimet de olsa aklın “verilmiş” olmasında bir sır
olmasın? Veren niçin vermiş, nasıl, ne yönde kullanılmak üzere vermiş diye
düşünmek mi gerek acaba? İşi temelinden, kökünden değiştirmeli, akıl verilmiş
değil azmiyle cezmiyle geliştirilmiştir. Günlerden bir gün derin derin
düşünürken aklı biz bulduk. Doğadan kurtardık, yıkadık temizledik, arındırdık,
besledik büyüttük beynimize yerleştirdik. Nasıl fikir?

Akıl akıl olsun da önce kendini bilsin, aşk ile sınırını
çizsin. Anadan doğma mı, çekirdekten yetişme mi, yumurtadan çıkma mı? Valla ben
onu bunu bilmem, ne idüğü belirsiz, kendini bilmeyen şeyi kafama sokmam
denebilir mi? Benden habersiz gidip gelen, nereye gittiği, ne getirdiği
bilinmeyen için nasıl olur da ben yetiştirdim, hiç de mucize falan değil,
çalıştım çabaladım aklım oldu denir? Şişeden çıkarmış bulundum artık üzerinde
kontrolum kalmadı desek akıl için de olur mu? Cini nasıl çıkaran çıkarmışsa,
akıl da böyle mi oldu? Nasıl olmuşsa olmuş, iyi olmuş. Şimdi aklı kullanma
zamanı.

Din insanın ilkelliğinden mi, mükemmelliğinden midir ?
İnsanın ilkel, ilk el, ilk elde bulunuşundan, evvelin başında da oluşundan
belki. İlkellik ile mükemmellik, delilik ile dahilik, yazı ve tura, madde ve
mana, beden ve ruh gibi midir ki? İki kavsin bir noktada birleştiği, halk ile
Hakkın vuslatı gibi mi? Batıl yani hak olmayının gidişi ve hak olanın zahiri
mi? Güneş gidince mi, dikilince mi gölgeler yok olur? İki halde de yoktur ama
güneş varken güneşe arkasını dönen gölgesini görür. Hakkın nuruna arkanı
dönersen rüya da görürsün kabus da kim bilir. Din, zaten, kız çocuklarını
gömenlere ve/veya “kız çucukları gömüldüğü için indi” diyenlere değildir ki! Aynı şekilde, bilimsel analizler yaparken maddenin içinden başını kaldırıp “maddenin içinde hiç bir
kanıt bulamadım, büyük ihtimalle Allah yok” diyen olursa, birinin de onu
“otlayan ineğin böğürmesine” benzetme hakkı doğabilir.

Din insan içindir, üstelik akıllısı için, hem de ne kadar
akıllı ise o kadar. Din, doğal oluşumlardan sonra, insanlığın üçüncü ve son
aşamasının bir yaşantısıdır. Doğal olan doğum ve gelişim insanlığın birince,
çocukluk aşamasıdır. Çocuk taklit eder. Öğrenme başlayınca, düşünme, inceleme,
tahkik başlar. Çevresini ve kendisini bilmeye başlama evresi gençlik dönemidir. Hareketi işe çevirme basamağıdır.

İnsan beşer, ins, yalnız “insan” ismi ve şekliyle insan olmuştur, sınama
yanılma devresindedir veya insan adayıdır. Olgunluk çağında oldukça yeni ve
önemli yetenekler kazanılır, erdem sahibi olunur. Bu çağda yapılan işlerin de
insanlığa, insan sıfatına uygun, insanca, severek yapılması önem kazanır,
üçüncü basamaktır.

Akıl ile sevginin işbirliği yaptığı en önemli alan
“inanç” olmalı. Aşk aklı başından alır, gözü kör eder, gurur bırakmaz, teslim
alır insanı her şeyiyle. Din de zaten teslimiyettir. Aklın tevhidi teslimiyetle
aşka dönüşmüşse “vuslat” olur. Üç adımda tüm yol katedilmiş, sonunda olgunlaşıp
teslim olunmuştur. Önce küçük bir adım, sonra biraz daha büyük adım ve son olarak
büyük ve uzunca bir adım belki de !

Ölüm, Kalım,

Gelirken, gelince nereden geldim demeyen olabilir. Ama,
giderken nereye gidiyorum demeyen olabilir mi? Olgunlaşmış bir kişinin,
örneğin, ölüm gerçeğini görüp idrak edince, nereye gidilir, nereden gelinir,
neden böyle gibi sorular sorup cevaplamaya çalışmaması olur mu? İnsan ve
insanlığın gelişimi paraleldir diyor Atamız. Hatta ilave ediyor: “insanlığın
çocukluk ve gençlik çağlarında kulları ile dolaylı, yani, bir elçi vasıtasıyla
temasa geçen Tanrı, insanlığın olgunluk çağında doğrudan temasa geçebileceği
için peygamberlik dönemine son vermiştir”. Bireysel düzeyde kendimize
sorabiliriz: “Eğer bugüne kadar bana dinsel mesajlar gelmemiş olsaydı bugün ben
arar bulur muydum, gidip alır mıydım?

Mesaj – çağrı - oku !

“Akıllı olana” kaydı ile, akıl için gelen mesajlardan birisi ve ilki oku!

Bu mesajın indiği ortamda bir kitap olmadığı da biliniyor. Akıl, oku emrini aldığından beri çok değişti. Her şeyi yerli yerine oturttu. Yukarıda cevapsız bırakılan sorulara cevap buldu, kendini bildi!
Kendini hediye olarak kabul edene de kendini bildirdi. İnsan, daha önce
yükselmişti. Yükseklere çıkmış, kuş gibi uçmuş, evrenin sınırını keşfetmiş
olabilir. Ancak, kendini bilerek, yükseklikten öte, yüceldi! Madde evreninde
yükselmesinin yanında manâ aleminde yücelmeyi başardı. İnsan, Adem oldu! Bir
dem idi, belirli bir kesafet, yoğunluk, demlilikte idi, yücelerek ademiyete,
yokluğa erdi! Bu durum insan için ikinci doğuş, yeniden diriliş gibi. İkinci
ölüş denirse akla yatkın olmaz. İlk doğuştan ölmeden ikinci doğuşu doğal karşılayan
aynı akıl değil belki.

İşin sırrı tam da burada. Akıl dahil her şey var, ama, bir sürü de cevapsız soru var. Nereden gelip nereye gidiyoruz, yaşam nedir, amacı nedir, herşey insan için insan ne için, gelişim sonucu bitkiden hayvan olur, peki insandan ne olur? Ben buldum, kendimi buldum, bildim, oldum desek, herkes ve herşeyin ben deme hakkı vardır desek, var olan yalnız ve sadece
kocaman bir BEN’dir desek! Ben deyince küçük benliğimizi kastetmeden, ikilik
yaratacak bir benlik düşünmesek olur mu?

Olmaz diyenleri duyar gibiyim. Benim bir ismim var, bir işim var, bir kişiliğim var. Hareketlerim bana özgü, adım ve soyadımla ben bir taneyim. Kişiliğim desen herkesten farklı ve üstün. Tavuğun bir “derisi” vardır bir de “gerisi”. Derisinden geri kalan ile derisi tavuğun bütünü eder. Biz öyle değil, bir ben var bir de alem eder iki! Ama, sen bir alemsin desek, evet ben
ayrı bir alemim, ben alem ederim ama alem ben etmez diyebilir. Bu nasıl akıl,
bu nasıl hesap, akıl sır ermez! Tavukta hepsi bir ediyor bize gelince iki. Sen
kopuk musun (doğadan)? Desek kızar. (Dünyanın) ayı mısın? Ayrı mısın? Gayrı
mısın? Doğayı bir sayarsak sen nasıl ikinci oluşturursun? Oluşur oluşur, benim
efalim sıfatım zatım, yani fiillerim, işlerim, sıfatlarım ve kişiliğim vardır,
ben başlı başına bir alemim der. Bunu diyen akla mektup var!

Bazı düşünürler “şeriat, tarikat, marifet ve hakikat”
veya “şartlar, yol, bilgi ve gerçek” demiş, kelimeleri ortaya koymuş, biz bu
kelimelerden bir cümle yapabiliriz, “koşullar ne olursa olsun (doğru) yolda ol,
bilgi edin, hakikate er” denebilir. Isınınca genleşmesi maddenin doğasında var.
Hatta, maddenin soğukluğunun ve karanlığının, gece denmesinin nedeni, ısının ve
ışığın maddenin içine gurub etmiş olmasından, onun içinde ‘giz’li, batın
olmasından. Bunları açığa çıkarmak için ‘Atom’u patlattık. Sıra ‘eşya’dan
hakikat güneşini çıkarmakta !

Şehadet,

İmanın şartı şehadettir, “şahit” olmaktır, sadece lafta
kalmamalı. Hem hal ile hem de kal (söz) ile ikrar edilmeli. Diğer bir deyişle
hem söyleyip hem de yaşanacak bir bilgidir bu. “Dinde zorlama yoktur !” (2.1),
sabah güneş doğunca insan nasıl görürse dini mesajlar da akıl için o kadar
kolayca anlaşılabilir düzeydedir. Bu nedenle düşünen akıl sahibi bir insanın
uyanışı güneşin doğuşuna benzer. Hareket, iş ve işlemlerinin bir kaynağının
olduğunu, her hareketin bir nedeninin olduğunu anlar. Fiillerin idraki bir
sıfattan kaynaklandığını anlamayla başlar. Çıkışın kaynağı bir yarılıştır,
öreneğin, karanlığı yaran aydınlık, cehaleti yaran bilgelik veya karanlığın
yarılışından aydınlık, cehaletin yarılışından bilgelik çıkar.
(KUL E’UZÜ BİRABBİL FELAKI) (113.1) (Y.N.Ö.) De ki: "Yarılan karanlıktan çıkan
sabahın Rabbine / yarılışlardan fışkıran oluşun Rabbine sığınırım!...
( TE'VÎLÂT-I KÂŞÂNİYYE’den)
İnsanın hayatta bir seyri vardır. Belli başlı deneylerden ve aşamalardan geçer.
İnsan, cahilden, cehaletten kaçar, bilmek, öğrenmek, bilenler ile beraber olmak, onlarla konuşmak ister. Bilme isteği, bilgisizlikten bilgeliğe sığınmaktır, Allah’ın alim ismine sığınmaktır. Birşeyden kurtulmak için önce bunu istemek ve gereğini yapmak şarttır.
Bir şeyin daha iyisini isterken, daha iyi olmayanın da idrakinde olmak gerek. Yani
birşeyin daha güzeli veya çoğu mümkün olmadıkça eldeki ile yetinilir. Mevcut
ile yetinmek, kanaat etmek daha iyisini aramayı durdurmamalıdır. İyiden daha
iyiye geçilir, bu da bir sığınıştır.

Çocuklar kendi aralarında oynarlarken hiçbiri diğerinden sıkılmaz veya halinden şikayetçi
olmaz. Ancak, çocuklarla beraber olmayı isteyip de aralarına girmiş olan bir
büyük, zamanı gelince ayrılmayı da bilir. Çocukluğun, çocukluk olduğunun idraki
içindedir ve esas yerinin başka olduğunu, kendisinin bir büyük olduğunun
bilinci içindedir. Sürekli çocuklarla birlikte kalması ve çocukluk etmesi
canını sıkabilir, sıkılabilir, kendisine ve büyüklüğüne zarar verir.
Büyük, zamanı gelince büyüklüğüne sığınır.

Samimiyetle talebelerinin arasına girmiş olan bir öğretmen, fazla kaldığında, lâubalilikle
karşılaşabilir. Buna sebep olmamak için her an diğerlerinde olmayan “öğretmenlik”
sıfatına sığınabilir. Cahil ile arkadaşlık edip ona yardım etmeye çalışan bilge
kişi bir süre sonra cehalet karanlığından bilgeliğin aydınlığına çıkmak
isteyecektir.

Bedensel zevklere meyli olan bir kalbin bunlara dalıp gitmesi, sonuçta zararlı olacak beden
gecesinde kalmasını doğurabilir. Ancak, aklî, ulvî, uhrevî ve manevi zevklerin
derinliğine ve güzelliğine dalmış, bunları zevketmiş bir kişi, uzadıkça acı
vermeye de başlayan bedensel ve dünyevî zevklerin karanlığından kurtulmaya,
ilâhi nurların aydınlığına çıkmaya, sığınmaya bakar. Bakmaz ise, bu zevklerini
kaybettikçe artık ne çıkmak ister ne de çıkabilir.

Daha iyi olmaya azmetmiş bir kişi o yönde iradesini kullanmaya kasteder, azmeder, ancak, daha
kolay elde edilebilen zevklere dalarsa, nefsine uyarsa, azim ve iradesini
gevşetir, hayal ve vehimlere kapılır. Nefsin şerrinden (manânın yüceliğine)
sığınmasını, kaçmasını bilmeli, bunun kendisi için iyi olmayacağının idrakine
varmalı.

Halkın arasına girmek, halk ile halk olmak, onlardan biri gibi davranmak, sıradan bir insan gibi
olmak, yetişmiş, olgun bir insan için de mümkündür, ama, yerinde, dozunda ve
zamanında.

Dünyada daha çok şeye sahip olma, yeme içme, şehvet gibi nefsani zevklerin verdiği huzur ve
mutluluk eğer kalpte yerleşirse kalp artık ilmin aydınlığından, “ilâhi nurun
doğuşu” zevklerinden mahrum kalır.

113 Felak suresinin özeti:
a.
zat güneşinin doğuşundan önce oluşan, sıfat tecelliyatı
nurunun-aydınlığının gerçekleşmesi için madde,
beden, vücut gecesinin şerrinden, (Hakikat güneşi maddenin içine grub
ettiği için madde kara, karanlıktır, gecedir !)
b.
manâya, manevi zevklere yücelmeye, daha iyi-doğru-güzele
gitmek için gösterilen azim ve iradeye bedensel zevklerin vereceği hayal ve
kuruntuların şerrinden,
c.
kalbî ve bedensel yaşamın sağlıklı yürütülmesine zarar
veren nefsin şerrinden,
korunmalıdır.

(aslında karanlık kendi başına var değildir, ışığın,
aydınlığın olmaması halidir. Gece insan nefsine uyar, karanlık ve uyku insanın
gaflete düşme halidir. Gaflete düşmesse eğer uyanıktır, aydınlıktır. Bilgili ve
uyanık olması yeterlidir!)

Müşahade,

(Ef’al Tevhidi : [3 Âli İmran ])
Ayet 127 :
İnancı güçlendirmek, inkarı zayıflatmak veya bilmeyi artırmak, cahilliği azaltmak için
yapılması gerekenler her insanın kendi gayretine, çalışmasına bağlıdır.

128 :
Öğrenmek için çalışanlara yardım eden melekler vardır,
yani, öğrenmek isteyenin öğrenme yeteneği artar. İlmi öğrenmek istemeyen kişi
için başkasının yapacağı bir şey yoktur. Gayret göstermek bireyseldir, kişinin
kendisine kalmıştır. Peygamberin görevi sadece bildirmektir öğrenip uygulamak
kişinin çabasıyla olur. Çalışırsa öğrenme yeteneği, uygularsa uygulama
yetenekleri gelişir, melekeleri artar, melekler yardımcı olur.

130 :
Rızkınızın Allah’tan olduğunu bilin ve miktarına razı
olun, O’na sığınmak, O’nu vekil tayin etmek yeterli ve gereklidir.
Mallarınızı Allah’a, daha fazlasını talep etmek üzere
vermeyiniz, O’nu sevdiğiniz için, rızasını almak için, yakınlık için veriniz,
karşılık beklemeden, herhangi bir şart koşmadan veriniz.
(Faiz bunun için haramdır !)
İlahi rahmetin sizi idrak etmesi için karşı gelmekten vazgeçin.
Herşeyi O’ndan bilmenize engel olan (ikilik yaratan
benlikten oluşan) perdeyi kaldırın.

Yaptıklarınız, ettikleriniz yani fiillerinizin tümünün O’nun fiilleri olduğunu görünüz. Her hareketin kaynağında aynı güc ve enerji vardır. Hakk’ın ef’alini müşahade ediniz, kendi fiillerinizin diğer hareket ve fiillerden farklı olduğunu iddia etmeyiniz.
Kendi ef’alinizi görmek suretiyle, bir kısmınıbenimseyerek, kendinize ait olduğunu iddia ederseniz, mülk aleminin yani bu dünyanın ef’al tecellisi olduğunu göremezsiniz, tevekkül edemezsiniz, perdelenmiş olursunuz.

Tüm kesret aleminde işleyenin bir ve tek olduğunu,
hepsinin Hakk’ın fiilleri olduğunu görün, idrak edin, müşahade edin,
gözlemleyin, şahid olun.

133:
Cennetin genişliği yer ile göğün genişliği kadardır !!!
Çünkü, efal aleminin tevhidi mülk almenin tevhididir,
ama, eni ve boyu arz aleminde sınırlı olsa da üçüncü boyutuyla sınırsızdır.
Fiil, sıfatın göründüğü yer; sıfat da zatın göründüğü
yerdir. Her yapılan iş bir sıfat altında yapılır, örneğin, her işin bir amacı
vardır ve anne baba olarak, öğretmen olarak yapılır. Ama, yaptığımız işlere
kendi kişiliğimiz damgasını vurur.
Sadece fiilleri görenler, sıfat ve kişiliklerden habersiz
olanlar cennetin arzını görür.
Sıfat ve zat ile O’na vasıl olanlar, erenler cennetin
sınırsızlığını, sonsuzluğunu takdir edebilir.
İşte bu cennet, perdelerinden sıyrılmış, efali Hakkın
gayrisine nisbet şirkinden sakınanlar içindir.
134:
Bu kişiler bollukta ve darlıkta infak edenlerdir, fakirdirler,
bütün işleri Hak’dan bilirler, öyle görürler, Allah’a tevekülleri nedeniyle,
bolluk ve darlık gibi zıd hal ve durumlarda bile sadaka vermekten (ben’i !)
çekinmezler. Böylece, kendilerine karşı yapılan cinayeti dahi “fiil-i
ilâhî” görür, kin ve gazablarını yutup itiraz etmeyerek, sıfat cennetinde ve
rıza makamında olurlar.
İşleri Hak’dan gördükleri ve Allah’ın cezasından affına
sığındıkları için, insanların zulüm ve kabahatini affederler.

Allah, bu şekilde, efal-i ilahiye tecelliyatını müşahade
edenleri, yani, “ne gelirse Hak’dandır” veya “neylerse Mevlam eyler, neylerse
güzel eyler” diyenleri sever.


Kalp–Beden–Nefs üçlüsünün uyumu için “114 Nas” suresi bir
ihtiyaçtır !

Şahid, müşahid, şehid,

Fiillerin kaynağı sıfatın idraki bizi sıfatların kaynağına götürür.
114 Nas (21): (KUL E’UZÜ BİRABBİN NASİ...) (SIFATTAN ZAT’a sığınış ! ), De ki :
“ben insanların Rab’bine sığınırım. İnsanın Rabbi tüm sıfatları kapsayan
zattır. İnsan, cemadat, nebatat ve hayvanat gibi, vücut mertebelerinin hepsini,
yani, oluşumun tümünü içerdiği için; ona
olgunluğunu, kemalini kazandıran Rab da “eşya”nın tümünü kapsayan ve “Allah”
tabir edilen zattır.

Bu nedenle, şeytana “lütuf kahır, cemal, celal gibi tüm sıfatlarımı içeren sıfat ile izhar
ettiğim Adem’e seni secde ettirmeyen, secdene mani olan nedir” diye soruldu.

İnsanın her işinin, her yaptığının, her ef’alinin bir sıfattan kaynaklandığı açıkca
görülür. Bunların en önemlisi de bilip bilmemekle ilgilidir. Alim olarak mı
cahil olarak mı iş yaptığı çok önemlidir. Bu nedenle, öğreten, bilgilendiren,
öğretici sıfatı içeren Rab sıfatına sığınılır. Öğrenmek isteyenin öğretmenine
teslim olması, hatta, “etim senin kemiğim benim” diyerek teslim olması, örnek
bir davranışdır.

Yani nâsın Rab'bi, nasın meliki ve sahibidir. Melik,
kendisinde hal-i fenaları itibarıyla, geçici, fena bulucu, yok olucu halleri
itibariyle, nasın vücudlarına ve işle­rine, insanın beden ve hareketlerine,
malik ve sahip olan demektir.

Hakikatde melik ancak zuhuru ile her şeyi kahr eyleyen
Vahid'il Kahhar'dır. Zahir olduğu zaman gayrısının var olamayacağı
niteliktedir.

Diğer bir deyişle, cahilin cehaleti yok olursa, yeni bir sıfat ile, alim olarak bir iş
yapılırsa, bu yapılan iş bir kişilik koyar ortaya. Alim insan cahilliğin
kişiliksizliğinden bilgeliğin kişiliğine sığınıp fani olduğunun idrakine
varınca “mabudu mutlak”a (ibadet edilene) sığınmış ve onda yok olmuş olur.
Mabudun Melik olarak zahir olduğu ve böylece, gayrısının da kahrolduğu,
anlaşılır.

Yücelişin bu aşamasında fani olan yerini baki olana bırakmış, kişi aradan çıkmış yaradan
kalmıştır. Kulluk makamının, yani, yaratılmışların yeniden oluşturulması
gerekir. Fani olan “fani”ye, evvelkinden farklı olan, ikilik yaratmayacak olan,
Hakkın vücudu verilerek tekrar vücud alemine döndürülür.

Ma'bud da ma'budu daim olmakla abdin ma'budu daime
istiazesi de (sığınması) da tamam oldu. Efal tevhidi ile başlayan yolculuk önce
sıfata oradan da zata, yani, herşeyin kaynağı kişilikte son buldu. Böylece,
insanın besmele çekerek Allah’a sığınması tamamlanmış olur.
Kendi vücudunun olmadığının ve hakkın vücudu ile tekrar kulluk makamına gönderildiğinin
idrakinde olan kul yeniden kuruntu, vesvese eden şeytanın şerrinden sığınmak
zorunda kalır. Çünkü, vücud mahallinde Hakkın vücudu ile yaşadıklarının
idrakinde olmayanlar da vardır. Yani, o vesvese edici insan­ların göğüslerinde vesvese eder, buyurdu. Halbuki fena halinde vücud yoktur, binaenaleyh sâdırlarda vesvese de yoktur. Belki fena halinde eneiyet (benlik) vücudu ile bir nevi telvin (renk verme) zuhur eylerse, senden sana sığınırım, demek lâzımdır. Kendisine ait (Efal,Sıfat,Zat gibi) birşeyin olmadığının bilincinde iken, açık şuur halinde, vesvese, kuruntu olmaz, ama, bu bilinçten düşme olduğunda, şuur kapandığında, gaflet ve dalâlete düşüldüğünde, hemen geriye dönüş başlar.

İmdi fenadan evvel abdin vücudu ile şey­tanın da mevcud olduğu gibi fenadan sonra da
Hak Tealâ Hazretleri mabud (ibadet edilen) olunca abdin zuhuruyla şeytan
da zahir oldu. Vesvasi, ves­vese verenin ismidir.

Evvelki surede de olduğu gibi burada şeytandan diğer bazı esmaya sığınmayarak
Allah'a sığınılması, şeytanın, Rahman'a mukabil ve cemiyeti insaniye suretine
müstevli olan ve Allah isminden gayri cemi esma suretinde zahir olan bir şey
olduğu içindir. Şeytan, insanın kendisi dahil, her kılığa girer, Allah’tan gayri.

Bu beyandan Nebi Aleyhisselâm'ın «Beni gören, tahkikte beni görmüştür,
Çünkü şeytan benim suretimle temessül edemez» sözü­nün manâsı anlaşılır.

Hannas, çok rücû eden demektir. Şeytan ancak gaflet
zamanın­da vesvese eder. Kul, gafletinden uyanıp Allah'ı zikr edince şeytan
rücû eder, geri döner, yok olur. Anıldığında, Allah var olur ve O’nunla
birlikte hiçbir varlığa yer yoktur!

Şeytanlardan vesvese edenler iki cinstir. Birisi cinnî,
meselâ vehim-kuruntu gibi beş duyumuz ile görülmeyen, algılanmayan, diğeri
insana benzeyen veya eşidi olan kimseler gibi insî ve his-beş duyu ile
görülenlerdir.

Binaenaleyh bunlardan sığınma ancak Allah'a sığınmakla
tamam olabilir. Hıfz edici Allah'dır. Nas suresi tamamdır.


Sonuç :

Her iki surenin genel ve ayetlerinin tek tek özel anlam ve te’vilinden bir ve tek sonuç
çıkabilir, mesaj şudur:

Kendi kendinize adam olduğunuzu düşünmek, hareketler benim, fail ben; isim ve sıfatlar benim,
mevsuf ben; ve zat benim, kişiliğim ve vücud benim, mevcut olan ben demek
yerine; siz bir abide, benim abidem, Abd-i Hu, olduğunuzu düşünüp Adem olunuz, teslim olunuz, yokluğunuzu kabul edip varlığımla var, vücudumla mevcut, ilmimle alim, nefsimle ayakta, hayatımla hayatta, benimle bende, benimle birlikte, benim ef’al, sıfat ve zatımın zahiri
olduğunuzu idrak ederek yüceliniz !

Kısaca, fıtratınızı gerçekleştirin, siz ne olabilecekseniz olun, ama, Abd’im olarak
yapın ne yapıyorsanız! (zaten öyle, idrak edin!) Peki-Evet diyenler,
sözle-kavlen derse “beli” demiş olur. Bu da bizi Ahd-ü Misaka götürür !

Sevgili arkadaşlarım, buraya kadar, Bakara 256, “dinde zorlama yoktur” ayetinin
açıklamasında geçen şu deyimden etkilenerek düşündüm: “sabah güneş doğduğunda
göz nasıl görürse din de öyledir”.

“Anlayana, sivri sinek saz” misali, her toplumda mesajı alabilecek ve anlayabilecek aklın ve
akıllı insanın yetiştirilmesi amacıyla çok çaba sarf edilir, gayret gösterilir.
Bu amaçla dernekler de kurulmuştur, burada olduğu gibi uzun süredir toplanan
gruplar da oluşturulmuştur. Bu mesaj size gelmiştir, size bu mesaj böylece de
gelmiştir. Sevilmiş de olmuşsunuz, önem verilmişsiniz ki mesaj gönderilmiş,
anılmışsınız.

Ayet der ki :
“anıldığınız gibi anın!, zikrolunduğunuz gibi zikredin!”

İyi ki varsınız, buradasınız. Sevgi içinde, seven kalınız
(zaten seviliyorsunuz).

12 Mart 2012 Pazartesi

BERİDEN ÖTEYE

Nedense hep
öğrenci alır iyi notları,
Ama, öğretmen
verir bütün kırıkları.
Çocukları hep
Ademle Havva yapar,
Alırsa Allah alır,
ilâhi, kuzgun kapar.

Felaketler Allah’ı
andırır, zikir ettirir,
Nimetler Ademi
kandırır, fitne getirir.
Kaza ve keder
Allah’a açılan kapıdır,
Gir içeri, bir
gönülden, perdeni kaldır.

Gelişinde zorunlu
idi cennetten düşüş,
Mevcudat, herşey
araç, amaç yüceliş.
Açıklandı ahlâkı,
yaşanarak, delillerle,
Haber geldi
kitaplı elçilerle, ayetlerle:

Sevdiğim için,
seni sevgiden yarattım!
Bir yaşam için
sudan karaya çıkarttım!
Aramadan, elinde
buldun her nimetini!
Bekledim, gönülden
yalnız şükretmeni!

Çevren olarak
yaratılmış, geniş evren,
Sanki verilmiş
sana, tüm hayat devren.
Öyle tasarlanmış,
akıllı tasarımdır bu,
İdrak için kullan, yaklaş, aklın yok
mu?

Aklın tek işi
bilmektir, basiretse sezmek,
Güzeldir bu
dünyada yiyip içip gezmek.
Yalnızca, bilen
ile bilmeyen bir olamaz,
Madde denizini
geçmeyen bilen olamaz.

Bırak aklını
koşsun, yorulsun evrende,
Tam anlayıp,
tamamladığın çevrende.
Sevgi içinde ve
sevgi ile yaşadığını bil,
Akıl yittiğinde
aşk için, kuru benliğini sil.

Evveli var ahiri
vardır, başlanır beriden,
Koku alıp, haz
duyulur, sezgiyle öteden.
Ötesi berisi,
yoktur gerisi, cennet denir,
Cennette kalansa,
senin adın ile yetinir.

Cennet bir ceza
evidir olacaksa sensiz,
Heryer cennettir
seninle, sende, ‘ben’siz!

10 Mart 2012 Cumartesi

CEHALET KUYUSUNDAN ÇIKIŞ

(Kitabı okumak için lütfen tıklayınız)

Sindir, özümle verilen bilgileri,
İlimdir, yükseltir dipten doruğa,
Örnek al, izle, gözle yücelenleri.

Harcanan, öldürülen zaman bol,
Çıkmak için cehalet çukurundan,
Mutlaka bulunmalı bir doğru yol.

Evvel zamandan beri, an içinde,
Topal düşmüş kuyuya bir biçimde,
Boyunca derin, cehalet şeklinde.

Bırakın ördeği uçamaz havaya,
İp atsan tırmanamaz kayaya,
Merdiven sarkıt olmaz kuyuya.

Hoca düşünür ne yapsak acaba!
Cahil için nafile, boşuna mı çaba?
Gömün de, kalmayın başucunda!

Atılır üstüne kürek kürek toprak,
Çırpınır bizimki, ışığa bakarak,
Kurtulur, seslenir yürek yakarak.

Yokolur artık bedensel tutsaklık,
Gider ördekliği, kalmaz sakarlık,
Kurban olur anlamsız bakarlık.

Misal alemi bu, misal aranmaz,
Aramayanlara, çıkış bulunmaz,
Karanlık içinde, hayat yaşanmaz.

Aydınlıkta görünür Gül, çok güzel,
Yükselişten öteye, yücelen için,
Aşkı idrakle alemi seyran pek özel.

Çevreni de oku, Roma’lı gibi yeme,
Yok tefekkürle sohbetsiz yücelme.
Yapmıyorsan dediğime gücenme,
Değil başkasına, aklına güvenme.

Okuyorsan, boşa okumayasın,
Yazılanı değil, yazını okuyasın,
Aklınla sezgini de kullanasın,
Okunan, yarasın, yüceltip çıkarsın.

9 Mart 2012 Cuma

FATİHA’DAN ESİNTİLER

(amin’den – besmeleye, ben ile başlar O ile
biter,
aklın, nefs-kalp yolundan, ruha yücelişi)

Ben sana inanıyor sana güveniyorum,
Senin bir kulunum kabul ediyorum,
Senden gelir sana giderim biliyorum,
Ten, can, ruh sendendir anlıyorum.

Iyi ile kötüyü ayırdeden akıl yolcudur,
Ilim ve gücünü yalnız senden alır.
Tenden cana, maddeden manâya,
Kalp, nefsden ruha, yoldur sana.

Anlayışı yalnız gizlide kalanlar,
Göremez, duyamaz, bilemezler,
Bana, özel ve genel nimetlerinden,
Görünür güzelliğinden idrak, ver.

Dışta kalan, perdeli, içe giremez,
Genelden özele ben’liğiyle inemez,
Bedenen, aklen, kalben, ruhen,
Tüm zevklerde sana şükredemez.

Içte, dışta, gizli, açık, manâ, varlık,
Seni sevene olmaz varlıkta darlık,
Sensin görünen, senindir güzellik,
Seversen kulunu kalmaz perdecik.

Yaradılıştan gelen çağrına uyan,
Seni bulur öncesi ve sonrasında,
Görünende, hem görünmeyende,
Seyredeyim zevkle yüzünü ben de.


Varlığını, birliğini, rabbimden bilip,
Çağrına evet deyip, yoluna girip,
Ben’likten geçip, ilminle dirilip,
Kalamam kenan ilinde ben garip.

Geçerek sevenler ben’liğinden,
Kavlen, fiilin, bir hakka hitaben,
İbadeti yalnız sana tahsis eden,
Yardım talep eder yalnızca senden.

Böylece, seninle sana ibadet olur,
Huzurdaysa ‘ben’, iraden ölüdür,
Harekette, sükûnda, içte ve dışta,
Her yüzde daim güzelliğin görünür.

Güç, kuvvet, kudret, varolan sensin,
Isim ve sıfatlarda tecelli eden sensin,
Gelip geçici yerine kalıcı koyan sensin,
Vücutlarda mevcut olan yalnız sensin.

Var olanın varlığının amacı vardır,
Amaç, kendini bilip olgunlaşmasıdır,
Olgun, olan, seni yaşar, hamd eder,
Varlığına, birliğine delildir, işaret eder.

Sağlık ve sıhhat açıkca bir nimettir,
Gizlisi hayat, ilim, irade ve idraktir,
Olgunluk, hakkı, hakkca hakketmektir,
O’nunla O’nu yaşayıp, şükür ve zevktir.

Kimi kılar bilmez, kimi bilir kılmaz !

Namaz imanın ve inancın direğidir,
Esas olan her kulun bilinçli yüreğidir,
Abd, abide, haykırışı O’nun Bir’liğidir,
Bu sesleniş namaz değil de nedir?

5 Mart 2012 Pazartesi

AHENK

Herşeye bir sebep, bir ilk neden vardır,
Her şey birbirine, ilk nedenle bağlıdır,
Herşey diğerine bağımlı ve uyumludur,
Herşey, bir şeye, resmen, fon oluşturur.

Var olan, ahenkli olduğu için var oldu,
Böylece, var olanlarla bu evren doldu,
Biliriz, bu, yoktan vara giden tek yoldu,
Kanı uyumsuz olan bebekler ölü doğdu.

Zaten vardı doğa kanunu, biz bulduk,
Ne bir şey var olur, ne de bir şey yok,
Var olan hep vardır, ezelden, O vardır,
Biliriz ki, yok olan da hiç olmayandır.

Doğa, evren, her şey bir ve tek bütünüz,
Aslında tek olanı nasıl da çok görürüz.
Karşıda görünen görenin görüntüsüdür,
Halk, Hakk’ın gizleyen, ‘giz’li, örtüsüdür.

Var olan her zıtlık, ötekinin bir aksi,
Gördüğün her eksik, sendekinin akisi,
Akislerde bile vardır mutlak bir uyum,
Eşlerde, işlerde, uyumdan alınır doyum.

Kâbe gibi, kaldır da gör ahengi, uyumu,
Seven, sevilen kardeş verir bu doyumu,
Aç ve susuz isem ver ekmek ile suyumu,
Sevgisizliktir, kazar mezarımı, kuyumu.

Uyumlu arayıştır, bizi buraya getirten,
Bulduğumuz ahenktir yedirip, içirten,
Bil, her ne ise, sana, bana, biz dedirten,
Aradaki uyumdur, kendimizden geçirten.



BİLMECE

Biri aranır bulunmaz, biri bulunur aranmaz,
Bulunan aranırsa, aranan bulunur,
Bulunan aranmışsa, aranan bulunmuştur.
Aranan bulunmuşsa, bulunan aranandır.

Senden Sana Yolculuk

Senden sanadır bu yolculuk dendi,
Unuttum bir süre, gidişim ertelendi,
Hevesim vardı, sanki, biraz törpülendi,
Yiyip, içip, eğlenmeyi nefsim beğendi.

Kardeşlerim vardı, seven, sevilen,
Beraber yolculuğu sevip de öven,
Aklını kullan dur, yeter, ye, iç, eğlen,
Böyle hızlı gideriz biz menzile diyen.

Aslında doğru, bende olan sende var,
Belkide, O’nda ne varsa bizde de var,
Ama, durmak olmaz, aşılacak yol var,
Aklı kullanmada bir hedef, amaç var.

Baktım, içimde, gönül han, akıl yolcu,
Sevdiklerim çok, sevmediklerim yoktu,
Seviyorum diye kalsam bahane çoktu,
Geçti akıl herşeyi, bilerek, amaca uçtu.

Akıl ilme doymaz, azmederek, hazmederek,
Akla yol dayanmaz, zevkederek katederek,
Olgunlaşır akıl, ilim, irfan ile, bilir, severek,
Seve seve sevilir, sevgiyi büyütüp aşk ederek.

Kalbin derinliklerini dolaşır akıl keşfederek,
Yeniden keşfedercesine aşkı aşikar ederek,
Her “şey” ilmin maddeleşmiş halidir diyerek,
Nokta koyar tüm ilme, ancak, kendini bilerek.

BİLMECE

Biri bilinir görünmez, biri görünür bilinmez.
Görünen bilinirse, ancak, bilinen görünür,
Görünen bilinmişse, bilinen görünmüştür.
Bilinen görünmüşse eğer, görünen bilinendir.

Buz sudandır, biz de ‘herşey Allah’tan’ deriz.
Masa ağaçtandır, ama, ağaç masa değildir.
Düşününce varız, kendimizi ararız, çünkü,
Aradığımızda, sorulur, peki ya siz kimsiniz ?